İşte Kazakistan Maçı 11imiz !


Fatih Terim, Kazakistan maçı öncesi düzenlediği basın toplantısında kritik maçın 11'ini verdi.KONSANTRASYONUMU BOZAMAM"

"Söylemek isteyip de söylemediğim bir şey şu anda olabilir. Açıkçası buranın havasını bozmasına gönlüm razı olmaz. Brezilya maçı sonrası geçen sürede oyuncularımın geldiği noktayı böyle şeylerle bozma niyetinde değilim. Onlara gereğini veya söylenecek ne varsa gerektiği zaman söyleriz. Açıkçası konsantremi bozamam. Onların cevabı de verilir, gerekenler de yapılır. Ancak şu anda onun ne yeri ne zamanı... Benim burada bu konulara girmem emeğimizin boşa gitmesi demektir. Bizim çok daha önemli işlerim var, o da yarınki Kazakistan maçı. Tabi kalbimin bir tarafında mümkün değil, onlar da cevapsız kalmayacaktır."

MAÇIN ÖNEMİ, ANLAMI
Sadece halkımızın değil, hepimizin beklentilerinin altında bir grup başlangıcı yaptık. Ancak yarın 3 puanla bir başlangıç istiyoruz. Bizim de hoşumuza gitmiyor, İzlanda, Çek, Letonya maçı. Yarın Türk Milli Takımı'nın istenen, iyi bir oyunla istediğini alacağına inanıyorum. O yüzden Kazakistan maçı çok önemli. Kazakistan'da baktığımız zaman fizik yapısı güçlü ve neredeyse her takıma gol atan bir takım. Bu maçtan sonra olaylara çok daha ümitli bakacağız.İşte Fatih Terim'in basın toplantısından önemli anlar...

"Hiç sakatımız yok. Kötü giden maçlardan sonra sakatlıkların arttığını, bahanelerin çoğaldığını görmekteyiz ancak aldığım son rapora göre herkes iyi, herkes hazır. Gökhan Gönül de iyi. Maça kadar daha da iyi olacak. Onun dışında tüm sakatlar düzeldi."

İŞTE İLK 11
Volkan, Gökhan Gönül, Semih, Serdar Aziz, Semih, Caner, Ozan, Selçuk, Volkan Şen, Arda, Olcay Burak
Devamını Oku

Milli Takımdaki Gurbetçi Krizi Üzerinden Bazı Ahkamlar


Brezilya ve Kazakistan'a karşı yapılacak maçlar için oluşturulan A Milli Takım aday kadrosu dün açıklandı. Benim de birçok futbolseverle beraber en çok merak ettiğim şeylerden biri, Ömer Toprak'la Hakan Çalhanoğlu'nun davet alıp almayacağıydı. Şu formuyla Gökhan Töre'nin kesin olarak davet alacağı konusunda zaten hemen hemen kimsenin şüphesi yoktu. 

Gökhan, Hakan ve Ömer arasında yaşananlara uzun uzadıya girmiyorum. Çoğumuzun defalara sağda solda okuyup izlediği ve hakim olduğu bir mesele... Burada önemli olan krizin nasıl yönetileceğiydi ve bir önceki milli takım kampında Fatih Terim bu krizi hiç de iyi yönetemediğinin sinyallerini vermiş ve yine bildik söylemlerinin ardına sığınmıştı. Dün açıklanan kadro, milli takımın ve
daha da genele bakarsak aslında Türk futbolunun içinde bulunduğu zor durumu teyit eder nitelikte. Hakan Çalhanoğlu ve Ömer Toprak yok...

Bunu sadece üç futbolcu arasındaki kriminal bir vakada mağdur olanların bertaraf edilmesi olarak okursak eksik iş yapmış oluruz. Bu, Türk futbolundaki mafyatik, kabadayı karakterlerin hakimiyet tescili ve özellikle Terim dönemlerinde üvey evlat muamelesi gören gurbetçi gençlerin de bir kez daha ikinci plana atılması ve hatta belki de uzunca bir süre geleceği parlak gurbetçilerin Türk milli takımı yerine Almanya'yı tercih etmesine neden olacak bir hatadır. Gurbetçilerin ikinci plana atılması ifadesine bakınca "Ömer Toprak ve Hakan Çalhanoğlu ne kadar gurbetçiyse Gökhan Töre de o kadar gurbetçidir" diye bir antitez oluşturabilirsiniz. Fakat aslında öyle değildir. Burada gurbetçilerin bugün ve önceki dönemlerde özellikle Terim bakış açısıyla oluşturulan takımlarda neden pek tercih edilmediklerini irdelemek lazım. Bunu hoca kendi ağzıyla da söyledi aslında. "Bu formayı giymek için can atmayan, gerçekten burada olmayı istemeyen kimse bir daha bu takımda olmayacak" minvalinde bir açıklaması vardı hatırlayanlar olacaktır. Daha önce de milli takım oyuncularının eskisi gibi milliyetçi duygularla ve coşkulu oynamadıklarından bahsetmişti. Fatih Terim'in gurbetçi oyuncularda gördüğü en önemli handikap tam olarak budur. Euro 2008 öncesi Yıldıray Baştürk ve Halil Altıntop'u kadroya almazken de kriteri aynıydı. Onun için öncelik, yetenekten öte coşku ve hırstır. Tabii ki yeteneksiz oyuncuyla uğraşmaz fakat yetenekli+profesyonel (soğukkanlı) oyuncuları tercih etmektense yetenekli (hatta biraz daha az yetenekli)+hırslı, coşkulu (gerekirse fazla zeki olmayan) oyuncularla çalışmayı her zaman yeğledi Fatih Hoca... İdeal profil hep bu şekilde oldu. Soyunma odasındaki motivasyon konuşmaları bu oyuncular üzerinde daha kolay etki gösterdi şimdiye kadar. Bundan sonra da bunlar değişecek değil. İşte tam da bu sebepten Fatih Terim'in 96-2000 sonrası dönemlerinde hiçbir zaman arkasında bir sistem takımı bırakmadığını, daha çok kişiye (hocaya veya futbolcuya) endeksli takımlar bıraktığını görüyoruz. Bu takımların sonu da maalesef çöküş ve ardından yeniden yapılanma oluyor haliyle... Bugün Galatasaray'da yaşananlar da bundan ibarettir. Bugünkü milli takımda henüz başarı yakalayamadığı ve kendi kadrosunu henüz yapılandıramadığı için bu şekilde devam edilmesi halinde, o gittikten sonra yeniden yapılanma söz konusu olamayacaktır. 

Ömer ve Hakan'ı Gökhan'dan farklı kılan durum, işte bu mentalite farkıdır. Türkiye'ye gelen gurbetçi oyuncular, buranın şartlarına adapte oldukça daha kalıcı olabiliyorlar. Gökhan da buranın şartlarını öğrenmeye başlayan gurbetçilerden biri. Türkiye'nin futbol iklimine daha çok adapte olmuş, Fatih Terim'in motivasyon tekniklerine daha yatkın bir isim. İşte tam da bu yüzden Ömer Toprak ve Hakan Çalhanoğlu'na nazaran, hocanın gözünde daha "yerli" bir oyuncu.

Konu dağılmış gibi görünse de sorunun tam kalbindeyiz aslında. Ömer Toprak, bugün Bundesliga'nın en iyi stoperlerinden. Defoları yok mu? Mutlaka var. Fakat doğru bir defansif kurguyla Avrupai bir milli takım stoperi bugün kadroda yok. Peki kim var? Son dönemde formsuzluk ve sakatlıkla boğuşan Semih Kaya var. Son iki sezonun en formsuz dönemlerinden birinde olan Bekir İrtegün var. Hiçbir zaman milli takım seviyesinde olamamış Serdar Aziz var ve Bundesliga'da düzenli oynamasına rağmen milli takım tecrübesi hiç olmayan ve Ömer'in çizgisini yakalayabilmesi için önünde uzun bir yol olan Kaan Ayhan var. Kaan'ın çoğu maçı sağ bek ve ön libero olarak oynadığını da ekleyelim. Tüm bu sıkıntılı isimler kadroda fakat Ömer yok. Mesele form ve oyuncu kalitesi ise, ülkenin en iyisi olmaksa tüm bu özellikler Ömer'de oysa ki. Bugüne kadar milli takımda doğru düzgün faydalanamadığımız Ömer, Leverkusen'in hocası Schmidt'in en güvendiği savunma oyuncusu ve takımın genç oyuncularının örnek aldığı lider karakterlerden biri. Sistem oyuncusu...

Ömer'in haricinde kadroda yerini alamayan diğer oyuncumuz Hakan Çalhanoğlu'ndan fazla bahsetmeye gerek yok. Kısaca şunun altını çizelim: Eğer isteseydi bugün Joachim Löw tarafından Almanya milli takımının ilk 11'ine ilk yazılacak birkaç oyuncudan biri olabilirdi. Ama o Türkiye'yi tercih etti. Leverkusen'in hem Bundesliga'da hem de Şampiyonlar Ligi'nde taşıyan isim. Ve fakat biz kendisini milli takıma davet ettiğimizde doğru düzgün faydalanmayı geçelim, onu kadroya dahi almıyoruz. Halen daha Selçuk İnan'dan, Bilal Kısa'dan medet umuyoruz. 

Herkesin farkında olması gereken bir durum var. Türkiye'de alt yapılar bugünkü halleriyle kaldıkları sürece biz gurbetçi oyunculara mecbur kalmaya devam edeceğiz. Fakat bu olayın üzerine belli bir vasatın üzerindeki gurbetçileri milli forma için ikna etmek hiç ama hiç kolay olmayacak. Bugün, Almanya'da ya da bir başka Avrupa ülkesinde yıldızını biraz parlatmış bir gurbetçi oyuncuyu Türkiye ligine getirebilmek pek kolay olmuyor. Onlar için en önemli etken milli takım tercihleri. Eğer Almanya, İsviçre veya bir başka üst düzey milli takımı tercih etmişlerse kolay kolay bu topraklara uğramıyorlar. Gelirlerse o milli takımdaki yerlerini kaybedeceklerinin farkındalar. O yüzden genelde Türkiye'yi seçmiş gurbetçileri bu lige getirebiliyor ve ligdeki yerli oyuncu kalite zaafını olabildiğince aşağıya indiriyoruz. Yarın bunu da yapamayacağız. Lige daha kalitesiz gurbetçiler gelecek ve milli takım için bir alternatif arayacaksak bu ikinci sınıf gurbetçiler arasından aramaktan başka bir şansımız kalmayacak.
Devamını Oku

Bilinmeyenleriyle Kasper Hjulmand

 
Sezon başında Mainz'ın başına geçen Kasper Hjulmand, elbette ki pek çok kişi için sürpriz bir isimdi. Mainz öncesi kariyerinde ülkesi Danimarka'nın Nordsjaelland takımını üç sezon çalıştırıp bir kez şampiyonluk yaşamış ve Şampiyonlar Ligi'nde boy göstermiş bir hocaydı. Kağıt üzerinde çok ekstra bir başarısı olmasa da Mainz'da büyük sükse yapan Thomas Tuchel'in yerine göreve getirilen isim 42 yaşındaki Hjulmand olmuştu. 

Hjulmand yönetimindeki Mainz, Bundesliga 2014-2015 sezonuna gayet iyi bir başlangıç yaptı diyebiliriz. Ligde sekiz hafta geride kaldı ve Mainz'ın henüz yenilgisi yok. Galibiyet sayısı sadece iki olsa da Almanya kariyerinin başında en azından kaybetmeyen bir takım yaratabilmek kolay iş değil. Üstelik mağlup edilen iki takımdan biri de Jürgen Klopp'un Borussia Dortmund'u... Halen daha birçok kişi için kapalı kutu olan Kasper Hjulmand, Bild'e verdiği röportajda geçmişi ve futbol felsefesiyle ilgili bazı detaylara değinmiş. Yazının geri kalanında bu röportajın geniş bir özetini okuyacaksınız...

- Mainz'ı üç kelimeyle nasıl tanımlarsınız?
    "Birliktelik, tutku ve enerji"


- Biraz daha açabilir misiniz?
    "Aslında küçük bir kulüp olan Mainz'ın gelişimi iyi bir hikaye. Peki neden? Çünkü birçok insan futbol ve kulüp için tutkuyla çalıştı. Takımı sahada futbol oynarken gördüğünüzde enerjiyi hissedebiliyorsunuz. Kulüp kendi yolundan gidiyor. Kendine güveni var"

- Bu yaza kadar Almanya'da tanınmayan bir antrenördünüz. Menajer Heidel, son 15 senedir teknik direktör konusunda kendisini ispat etti ve takımı fazla tanınmayan isimlere cesaretle teslim etti. Siz ne kadar cesursunuz?
    "Bunun kararını başkaları vermeli. Ben sadece kendim olmak istiyorum, kendi fikirlerime göre kendi yolumdan gitmek istiyorum. Değişimden kesinlikle korkmam. Birçok otorite, kariyerimin başındayken bu şekilde oynayıp başarılı olmanın mümkün olmadığını söylüyordu. Fakat benimle aynı futbol felsefesi ve fikirlerine sahip kişiler buldum. Başarıyı yakaladık çünkü biz nettik, çok yürekliydik ve bazı şeyleri geliştirdik. Benim düşüncelerim her zaman yeni şeyleri geliştirme yolundadır. İşe yaramazsa da yaramaz. Bundan korkmuyorum"

- Danimarka'da sizin futbola dair fikirlerinizle ilgili tereddütlerin sebebi neydi?
    "Danimarka ufak çapta, İskandinavya ise genel olarak futbolda iyi organize olmuştur. 1990'ların sonuna doğru futbol kariyerime son vermeden kısa süre önce çokça top kontrolü ve ofansif futbol gibi tabirleri öğrendiğim Ajax'taydım. Sadece defansif organizasyon ve kuvvetin bir silah olabileceğini düşünüyordum. Kendimi hep daha fazla geliştirdim. Küçük amatör bir kulüple Danimarka süper ligine yükseldim. 18 oyuncum 20 yaş ve altındaydı. Çoğu kimse halen daha benim oyun tarzımın işe yaramayacağını düşünüyor fakat işe yarıyor"

- Kulübün bir felsefesinin olması ne kadar önemli?
    "Avrupa'da uzun süredir net bir felsefeniz olması gerekir. Eğer yoksa, çok çok fazla paranız olmalıdır. Çok parası olmayanlar, sağa ya da sola sapmadan dosdoğru kendi yollarından gitmelidir. Başarılı olmak için sadece benimki değil, birçok yol var. Fakat önemli olan kendi yolunuzda kalmanızdır"

- O dönemde Ajax'ta neyi izliyordunuz?
    "Bir futbol antrenörü olarak, ayrıca hayatımda ilk kez, şunu hissettim: Burada bazı şeyler çok çok iyi planlanmış. Bu kazanmak ya da kaybetmekle alakalı bir şey değil, fakat uzun vadeli başarı için plan yapmakla alakalı. Toplu ve topsuz oyunda kontrol ve hakimiyetle alakalı. Daha sonra 2006'dan 2010'a kadar sık sık Barcelona'daydım ve orada nasıl çalıştıklarını öğrendim"

- Futbolu yaşıyorsunuz...
    "Futbol felsefesiyle ilgili çok şey okudum, örneğin 1930'lardaki rüya takım etrafında Avusturya futbolu. Oyuna ofansif olarak bir yön verme ve hükmetme düşüncelerine sahiptiler. Sahte dokuz, Guardiola'nın Barcelona'da Messi'yle icat ettiği bir şey değildi aslında. 1953'te Macaristan, İngiltere'ye karşı Wembley'de Hidegkuti ile bunu çok önce oynamıştı. O zaten sahte dokuzdu"

- Gelecek yıllarda futbol nasıl görünüyor?
    "Şimdikinden daha çok pas. Hız. Daha az ikili mücadele. Defanstan hücuma ve tam terse son derece hızlı geçiş. Herkes hücum etmek ve defans yapmak zorunda olacak. Bir futbolcu defansif görevini yerine getirmediğinde denge kaybolacak çünkü rakibi golü yapmak için her zaman yeteri kadar iyi olacak. Son derece iyi teknik, çünkü top kontrolu olmadan olmaz"

- Tuchel'in çalıştırdığı Mainz ile sizin çalıştırdığınız Mainz arasındaki en büyük fark nedir?
    "Çok yok. Tuchel oyunla ilgili aynı düşüncelere sahipti"

- Mükemmeliyetçi birisi olarak sizin için mükemmel bir oyun hiç oldu mu?
    "Aslında çok tuhaf: Takımlarından biriyle en iyi maçlarımdan biri Şampiyonlar Ligi'nde Nordsjaelland'la Chelsea'ye karşı olandı. O maçı 0-4 kaybettik fakat son on dakikada üç gol yemiştik. Şampiyonlar Ligi'nin sonraki şampiyonuyla oyunu dengelemeyi başarmıştık. Topa daha çok hakimdik ve ikinci yarıda daha çok şans yakalaımştık. Rakibimiz ve diğer herkes 80 dakika boyunca izledikleri şeye inananmamışlardı. En nihayetinde isimsiz bir takımımız vardı. Chelsea'deki Torres'in kramponlarını dahi alamayacak haldeydik"

- Nazik bir insansınız. Takımınızı nasıl yönetiyorsunuz?
    "Prensiplere göre davranıyorum: Her futbolcu kendisi için en iyi olana aslında kendi kendine karar vermelidir. Sadece bir otoritenin söylediklerini sabit bir şekilde yapmadan. Bir futbolcunun aklı varsa ve gelişiminden kendisini sorumlu görüyorsa o zaman antrenör ve takım olarak başarılı olursunuz. Eğer oyuncu antrenmana gelip sadece benim dediklerimi yaptıktan sonra evinin yolunu tutuyorsa büyük başarıların zamanı asla gelmez"

- Takımı yönetme tarzınız, iyi niyetinizin suistimal edilme riskini içeriyor.
    "İnsanları anlamaya çalışıyorum. Bu benim için önemli. Daha önce suistimal edildiğimi düşündüm. Hayatımda bir prensip var: İnsanlara ilk başta güveniyorum. Bu sebeple birçok hayal kırıklığı var. Bunun üzerine her zaman sonuçlar da var"

- Oyuncularınızı nasıl seçiyorsunuz? Doğru anlaşıldıysa mentalite sizin için yetenekten önde geliyor.
    "Çok çok... Kişilik ve mentalite benim için bir oyuncudaki en önemli bileşenlerdir"

- Neden?
    "Çünkü o zaman baskı ve ters rüzgarla daha kolay başa çıkılır. İnsan başarıda da başarısızlıkta da çizgisinden sapmamalıdır. Sadece bir örnek: İki hafta önce Dortmund karşısında kazandık. O zaman bu her şeyi doğru yaptığın anlamına geliyordu. Fakat yapmamıştık. Burada da her zaman doğru olan analiz edilmelidir: Burada şanslıydı çünkü futbol sıra dışıdır. Sihirbazlık yok fakat analiz var, bu benim görevim"

- Kulüp tesislerine sabah erkenden gelip akşam geç saatte ayrılıyorsunuz. Kendinizi bir futbol işkoliği olarak tanımlıyorsunuz. Tükenmişlik sendromundan korkmuyor musunuz?
    "Evet! Benim için baskı aileme ayıracağım zamanla ilgili. Tabii ki iyi bir baba olmak istiyorum fakat aynı zamanda iyi de bir teknik direktör olmalıyım. Tüm bunları tek bir çatı altında tutuyorum. Benim için baskı bu. Teknik direktör olarak benim için bir baskı yok. Fakat aileme zaman ayıramazsam işte o zaman limitlerimin sonuna daha hızlı gelirim. Bu yüzden futbol dışında evdeki zamana büyük değer veriyorum"

- Futbol kariyerininiz 25 yaşında sonlandırmak zorunda kaldınız...
    "Yedi kez diz ameliyatı oldum. Geri dönmek için dört yıl uğraştım ama mümkün olmadı. Dizimde bir kıkırdak hasarı vardı"
Devamını Oku

Köpük Partisine Bundesliga'da Engel


Bugün Alman basınına göz atarken enteresan bir habere denk geldim. Bild'de yer alan habere göre, Almanya'da kalite standartlarını kontrolü altında bulunduran kurum TÜV, Bundesliga'da kısa bir süre içinde başlatılması beklenen köpük
uygulamasına engel olmak üzere. İnsan ilk anda böyle bir girişimi garip karşılasa da medeniyet ölçüsünde uyulması gereken standartları düşününce olayın ne kadar mantıklı olduğu anlaşılıyor.

Daha önce de zaman zaman denenen fakat Brezilya'daki 2014 Dünya Kupası ile futbol sahalarında iyiden iyiye yer edinmeye başlayan ve baraj kurma esnasında 9 metre 15 santimetre kuralına tam olarak riayet edilmesini sağlayan köpük uygulaması, yeni sezonla birlikte UEFA Şampiyonlar Ligi, Avrupa Ligi'nin yanı sıra, Türkiye'nin de aralarında bulunduğu birçok ülkenin yerel liglerinde kullanılmaya başlamıştı. 

Arjantin'de üretilen ve 12.95 € fiyatıyla satılan  "9.15 Fair Play Limit" isimli ürün, TÜV tarafından dokuz gün boyunca test edildi. Yapılan testler sonucunda kanserojen etki gösterdiğinden bahsedilen Paraben isimli maddenin, köpüğün içeriğinde bulunması; ayrıca bu tarz yanıcı ürünlerin tüplerinin üzerinde yer alması gereken uyarıların bu üründe olmaması; Almanya'da kanunlar gereği kutularda yer alan diğer bazı Almanca uyarı ifadelerinin ve kutunun ne kadar dolu olduğuna dair ibarenin yer almaması gibi sebeplerin yanı sıra, köpükte yer alan sera gazı miktarının da izin verilen yasal miktardan daha fazla olması nedeniyle, söz konusu uygulamanın kanuna aykırı olacağı ve Alman Futbol Federasyonu'nun (DFB) gerekli şartlar karşılanana kadar bu uygulamaya geçmeyeceği söyleniyor.

TÜV'e bağlı bilim insanlarından Dr.Greta Dau, ürünün Avrupa Birliği standartlarına da uymamasına rağmen İngiltere, Fransa, İspanya ve İtalya gibi ülkelerde kullanılıyor oluşunu henüz hiçbir dava açılmamasına bağlıyor. 

Yukarıda da yazdığım gibi, en başta garip bir haber gibi gelse de gerekçeleri okudukça hak verilen bir durum var ortada. Neticede Almanya böyle standartlar konusunda hassas ve tutarlı bir ülke. Muhtemelen bu köpük konusunda bir düzelme olacaksa onların öncülüğünde olacak.
Devamını Oku

Küfür, Tolunay Kafkas ve Israrlar Üzerine

"Kimsenin kimseye tepki gösterme hakkı yok. Bu kulübe büyük emekler veriyoruz, büyük yatırımlar yapıyoruz. Bu kulübün önü çok açık. İleride nereye geleceğini, neler yapabileceğini göreceksiniz. Kötü gününde insan seyircisinden destek bekliyor. Hava her zaman güneşli olmuyor. Bu kültürü değiştirmek gerekiyor. Başka ülkelerde küme düşen takım bile alkışlanıyor.
Devamlı bize küfür kıyamet. Ben 30 yıldır bu işin içerisindeyim. Bunların olmasını istemiyoruz kardeşim. Benim kendime göre doğrularım var, bunlar insanlara yanlış gelebilir. Ben bu şekilde ya olacağım bu işin içinde dimdik, ya da olmayacağım. Bu tavrımdan da vazgeçmeyeceğim. Birileri bir şeylerin ucundan tutmalı. Her zaman iyi olmaz takım, zaman zaman kötü olur. Oyuncular kötü olur, antrenörler formsuz olur, bu küfür kıyamet nedir? Hiç kimsenin hiç kimseye küfür etme hakkı yok"
Tolunay Kafkas, Kardemir Karabükspor'un Başakşehir'le golsüz berabere kaldığı maçın ardından, hemen kulübenin arkasındaki bir taraftarla yaşadığı tartışmanın üzerine söyledi bu sözleri. Geçen sene ortalık sütlimandı fakat hemen her
sene hocanın benzer üslupta serzenişlerini duyarız. Muhattabı bazen basın olur, bazen yönetim, bazen de dün olduğu gibi tribünler... Ne sebeple olursa olsun, bu gibi meselelerden doğru varılabilecek tek sonuç var. O da Tolunay Hoca'nın huzursuz olduğu... İşte asıl tehlikeli olan da bu...
Olay anına gidersek, Tolunay Kafkas'la taraftar arasındaki durumun, televizyon ekranlarına şu şekilde yansıdığını görürüz:

Burada hoca ilk olarak kendisine küfrettiğini düşündüğü bir taraftarla ağız dalaşına giriyor. Hocanın taraftarla olan diyaloğu sertleşince idari menajer Tarık Yurttaş olaya el koyup hocayı sakinleştiriyor. Aynı tribünde bulunanların maç sonrası söylediklerine göre oradaki taraftar hakeme küfretmiş. Hoca da üzerine alınıp tepki göstermiş. Zaten maç sonrası TRT'nin yayınına bağlandığında da taraftarın kendisine değil, hakeme küfrettiğini söylediğini belirtti ve "ne hakem ne futbolcular ne de biz, küfür hiç olmasın" diyerek doğru bir söz söyledi. Ama samimi görünebilmek adına keşke aynı tepkiyi geçen sene hakeme küfredilirken gösterme yoluna gidebilseydi. 
Tabii ki taraftarın hakeme küfretmesi, küfür olayını masum göstermek için verilmiş bir ayrıntı değil. Zaten bu gibi nahoş olayların önüne geçmek için Passolig diye bir sistem getirildi. Bu sistem işletilsin ve o küfürbaz taraftara gerekli yaptırım uygulansın. Gördüğümüz kadarıyla bu konuda bir adım şimdilik yok. Ayrıca evet, bence de küfür hiç olmasın. Ve hatta bir adım ileri götürüyorum. Tolunay Kafkas da bundan sonra hiç küfretmesin. Küfür denen illeti sahalardan komple kaldıralım. Buna da Tolunay Hoca öncülük etsin ve kendisi de geçen sezon ağzından zaman zaman duyduğumuz küfürlü ifadeleri bir kenara bıraksın. Eğer bunu yaparsa, göstediği samimiyetten ötürü tribündekiler de mutlaka daha kontrollü davranırlar.
Gelelim maça... Tolunay Kafkas'ın yukarıdaki cümlelerinin en başında "Kimsenin kimseye tepki gösterme hakkı yok. Bu kulübe büyük emekler veriyoruz, büyük yatırımlar yapıyoruz. Bu kulübün önü çok açık. İleride nereye geleceğini, neler yapabileceğini göreceksiniz. Kötü gününde insan seyircisinden destek bekliyor" diye bir ifade var. Kimi kısımları doğru, kimi kısımlarıysa bana göre yanlış. Öncelikle takıma yatırım yapılıyor, emek veriliyor diye kimseninm kimseye tepki göstermemesi gibi bir gerekliliğe inanmıyorum. Saygı çerçevesinde herkes eleştirisini yapar, gerekirse sitemini de eder. Taraftar dediğimiz şey bunun için de var. Bu noktada hocaya katılmasam da kulübün önünün açık olduğuna, gelecekte çok güzel işler yapılabileceğine (umarım Tolunay Hoca ile olur) ve bunun için taraftarın kötü günde de destek olması gerektiğine (ki daha önce defalarca destek olundu) ben de inanıyorum. Tabii ki güzel işler yapılabilir ve kulüp, taşıdığı potansiyel itibariyle neler yapabileceğini, hangi eşikleri atlayabileceğini daha bir ay evvel Rosenborg ve Saint Etienne ile oynadığı UEFA maçlarında gösterdi. O gün göklere çıkardığımız takımı bugün yerin dibine sokmak tabii ki insafsızlık olur ve bu süreci atlatırken sancı yaşamayacak takım en azından Türkiye'de yok. Fakat... İşte burada araya kocaman bir "fakat" giriyor...

"Fakat" alınabilecek bazı basit önlemler de zaman geçirmeden ve cesaretle alınmalı. Oyuncuların, Saint Etienne serisinin ardından fiziksel yorgunlukla beraber yaşadıkları ruhsal doygunluğun da etkisiyle bir konsantrasyon kaybı yaşdıkları aşikar. Bunu özellikle Fenerbahçe maçında hissetmiş, milli maç arasının takıma iyi geleceğini düşünmüştük. Kaldı ki normali de budur. Maalesef aradaki boşluğun pek de iyi değerlendirilmediğini, takımın Başakşehir karşısındaki bitkin halini görünce acı bir şekilde tecrübe ettik. 
Ayrıca bir de geldikleri günden bu yana düşük performans gösteren yeni oyuncular var. Tolunay Hoca, Fenerbahçe maçında yediği hatalı golün üzerine bir de Başakşehir maçında benzer bir şanssızlık yaşamasın diye kaleci Aykut Özer'in yerine bu maçta Abdülaziz Demircan'ı oynatacağının sinyalini daha geçen haftadan vermişti. Ben, açıkçası milli takımların kapısının önünden geçmemesine rağmen ümit milli kaleci yalanıyla daha önceki yönetim döneminde kulübe alınan ve Karabükspor'un gelecek planları içerisinde yer almadığını düşündüğüm Abdülaziz yerine hakiki ümit milli kaleci Aykut'la maça çıkılmasını, Aykut yine hata yaparsa ona yine sahip çıkılması gerektiğini düşünüyorum ama hocanın bu kararını da belli bir mantık içerisinde kabul edebiliyorum. Ve yine "fakat", geldiği günden bu yana tek bir iyi maçı olmayan Abdou Traore'nin ısrarla oynatılmasını, Fenerbahçe maçında dökülen ve geçen seneyi de aslında hiç iyi geçirmeyen Aykut Akgün'ün bu takımın ilk 11 oyuncusu olmasını anlayamıyorum. Şimdi bu futbolcular üst üste kötü oynadıkça üzerlerinde bir baskı oluşmuyor mu? Onları da kazanmak için formsuz olduklarında kesmek gerekmez mi? Valentin Viola ve Onur Ayık gibi oyuncular alınarak neden geniş bir kadro kuruldu? 
Takıma katıldığı ilk günlerde Onur Ayık ismine tepki göstermiştim. Aynı şekilde Turgay Bahadır'a da... Daha sonra düşününce ne olursa olsun bu isimler hocanın tercihidir, onlardan yararlanacağını düşünüyorsa da hocaya bu fırsatı vermek gerekir diye düşünerek tepkilerimi bir kenara bıraktım. Umarım da faydalı olurlar. Neticede bu işin maliyeti Karabükspor'a yansıyor ve kulübün parasının çöpe gitmesini istemem. Ve fakat şu ana kadar (özellikle Onur sahada kaldığı sürelerde yararlı olabileceğini göstermişken) Traore'de ısrar edip neden bu oyunculara ciddi şanslar verilmez, bunu pek anlamlandıramıyorum. Üçlü defans denenebiliyorsa çift forvet de pekala denenebilir. Forvet arkasındaki oyuncu Traore formsuzsa ve o bölgede yeterli seçenek yoksa pekala Kumbela'nın yanına ikinci bir forvet koyulabilir. Bu takım geçen sezon en başarılı döneminde unutulmasın ki çift forvet oynamıştı. Savunma güvenliği çok önemli ama her maç önceliği buna verirseniz, Başakşehir gibi kötü takımlar karşısında tuzağa düşersiniz. Orta sahasını üç defansif oyuncuyla örüp, sert futbolla kazanacağı topları çabuk kanat oyuncuları vasıtasıyla en uçtaki Perbet'e aktarmaktan başka planı olmayan ve geçen haftayı %35 topa sahip olmayla tamamlayabilmiş Başakşehir'e karşı hele ki iç sahada aynı planla sahaya çıkmayı ben geçen seneki mucizeyi yaratan Tolunay Hoca'ya yakıştıramıyorum.
Tabii ki daha sezonun başındayız ve toplanacak bolca puan var. Şu dakikada enseyi karartmanın alemi de yok. Bir şeyleri düzeltmek için yeterli zaman mevcut. Hoca taraftarı umutlandırsın, taraftar da takıma anlayış gösterip her daim destek olsun. Bunlar mümkün. Yeter ki istensin. Yeter ki cesaret edilsin. Yeter ki Kardemir Karabükspor'un gerek kulüp yapısı, gerekse de kadro kalitesi bağlamında potansiyeline uygun hareket edilsin...
Devamını Oku

İlkay İçin Işık Göründü

 

"Keyifli olmamın sebebi yoruma açık bir konu. Fakat yanıltıcı bir durum olduğunu sanmıyorum. Sonunda döndüm ve gerçekten mutluyum. Şu anda takımla birlikte çalışamasam da onların etrafından olmak bile harika. Bir süre suda çalışacağım ve bisiklete bineceğim. Sonraki aşamaya ne zaman geçeceğim henüz net değil. O zamana kadar biraz sabra ihtiyacım var."

İlkay Gündoğan şüphesiz zor bir dönemden geçiyor. Futbol topuna en son yaklaşık bir sene önce dokunmuştu. O dönemden bu yana başına bela olan bir sırt sakatlığıyla mücadele ediyor. Ne zaman geçeceği bir türlü belli olmayan ve İlkay'dan bir Dünya Kupası çalan bir sırt sakatlığı...

Neyse ki tünelin ucunda bir ışık göründü. Borussia Dortmund'un kamp kadrosunda İlkay da var. Henüz takımla birlikte çalışamasa da en azından o atmosferi soluyabilecek ve dönüş için motivasyonunu daha da ileriye taşıyabilecek. Umarım ki bu dönemi iyi geçirir ve eskisinden daha sağlıklı olarak sahalara döner.
Devamını Oku

Bayern Münih'teki İspanyol Dönüşümü

 
Bayern Münih'te Jupp Heynckes sonrası döneme damgasını vuran değişim eminim çoğumuzun dikkatinden kaçmamıştır. Takım, kadro ve oyun sistemi itibariyle günden güne İspanyollaşıyor. Pep Guardiola etkisiyle baş gösteren bu futbol dönüşümü, Bundesliga şampiyonluğunu çok erken getirse de sahadaki futbol yansıması itibariyle pek kimseyi memnun edecek cinsten değil.

2012 yılında takıma katılan İspanyol orta saha oyuncusu Javi Martinez'e, geçen sezon başında teknik direktör Pep Guardiola ve Barcelona'dan gelen Thiago Alcantara, dün itibariyle de Valencia'dan transfer edilen 21 yaşındaki sol bek Juan Bernat eklendi. Guardiola, kendi sistemini iyi uygulayacağına inandığı oyuncuları takıma katmaya devam ediyor. Bu durum, geçen sene
Guardiola'yı Bayern'in kimliğine aykırı futbol oynattığı gerekçesiyle çok sert bir şekilde eleştiren takımın onursal başkanı Franz Beckenbauer'i ne derece memnun eder bilmiyorum fakat oyun tarzı itibariyle pasa dayalı, kimine sıkıcı gelen, kimininse elde edilen başarılardan ötürü doğru bulduğu tiki-taka futbolunun devam edeceği ortada.


Ortada bir İspanyollaşma olduğu kesin. Zira Bernat'ın gelmesiyle birlikte yarı İtalyan yarı Alman Diego Contento'nun takımdan ayrılması da neredeyse kesinleşmiş durumda. Avusturya Milli Takım oyuncusu, yani yine her şekilde Alman futbol anlayışına yatkın David Alaba, mevkisinde yine takımın bir numaralı alternatifi gibi görünse de, zaman zaman formasını genç İspanyola kaptıracaktır. Öyle ki, Bernat transferinin tam anlamıyla bir sistem transferi olduğu açık şekilde ortadayken, kulübün sportif direktörü Matthias Sammer, resmi siteden yaptığı açıklamada "Bernat, uzun süredir gözlemlediğimiz genç ve sıradışı bir oyuncu. Eminiz ki Juan Bernat'la takımımızın geleceği için çok iyi bir yatırım yaptık" diyerek sadece oyuncunun niteliğine dair yorumlarda bulundu. Sammer'in yorumlarında takımdaki Pep Guardiola sisteminden bahsetmemesi çoğu kimseye normal, hatta olması gereken gibi gelebilir fakat Bayern gibi ekol sahibi ve sistem muhafazakarı kulüplerde, bu anlayış değişikliğinin pek de olumlu karşılandığını sanmıyorum.

Tabii ki bu yazdıklarımın yanlış anlaşılmaması gerek. Bayern Münih, sonuç itibariyle Almanya'nın en zengin ve kuvvetli kulübü. Renklerini, tarzlarını ve kemikleşmiş yapılarının öyle bir iki dönemde kaybedecek değiller. Ve yine kendi gelenekleri gereği, ligin önemli oyuncularını kadrolarına katmayı bir şekilde başarıyorlar. Bu sene Sebastian Rode ve Robert Lewandowski transferleriyle bu politikaya da devam ettiler. Yine de bu oyuncuların, Guardiola'nın kendi futbol anlayışını da düşünerek çok ısrarcı olduğu isimler arasında bulunduklarını sanmam. Guardiola'nın da oyun anlayışını hakir gördüğüm gibi bir sonuç ortaya çıkmamalı. Sonuç olarak elde edilen başarılar ortada. Farklı yerlerde denenmiş ve sonuç alınmış bir yöntem söz konusu. Ama sonuca giden yol, muhakkak ki herkese aynı keyfi vermeyebilir. Ligin doğal dengeleri itibariyle yine iyi bir sonuç alacakları da aşikar...

Ayrıca Guardiola takımlarının oynadığı futbolun, o ülkenin milli takımının oyun anlayışına da etki ettiği su götürmez bir gerçek. Esasında birçok ülkede dönemin lokomotifi olan takımlar milli takımın oynadığı oyuna da etki eder. Pep'in Barcelona yıllarında İspanya Milli Takımı da onun oynattığına benzer bir pas futboluyla sonuca gitmeye çalışıyordu. Barcelona'nın bu sene yaşadığı düşüşün ardından İspanya'nın Dünya Kupası'nda gruplardan çıkamayışı birçok şeyin açıklayıcısı aslında. Benzer bir durum, Almanya için de geçerli olacaktır. Guardiola'nın Bayern'inden Neuer, Lahm, Boateng, Schweinsteiger, Götze, Kroos ve Müller gibi önemli oyuncuları bünyesinde barındıran Almanya, Dünya Kupası'nda şimdilik yarı finali görmüş olsa da oynadığı futbol pek kimseleri tatmin etmiyor. Tabii ki bu futbolda yine Guardiola izleri görmek mümkün. Almanların genlerinde olan turnuva başarıları ve Guardiola'nın sonuca yönelik, topa hakim olma eksenindeki futbol anlayışının bir birleşimi olarak bu kupada da başarılı olmaları zaten şaşırtıcı bir durum değil. Bu turda Brezilya'yı eleyerek yollarına devam etmeleri de mümkün. Fakat önceki turnuvalarda sahaya yansıttıkları coşkudan uzak oldukları da bir gerçek. 

Önümüzdeki dönem ne getirir, yaşayıp görmek lazım. Guardiola elbet bir gün Bayern'den ayrılacak. Fakat onuna ayrılığından sonra Bayern'deki kadro yapısı ne halde olur, yeni gelecek hoca bu genlere ait olmayan anlayışı nasıl normale döndürür bilemiyorum. Almanya Milli Takımı bir şekilde tekrar göze hoş gelen futbola geri dönmeyi başarır. Neticede ortada bir milli takım geleneği var. Ancak kadro yapısı itibariyle Bundesliga gerçeğinden uzaklaşma eğilimindeki Bayern'in tekrar kendi doğal yapısına kavuşması neye mal olur, orası muamma.
Devamını Oku

2014 Dünya Kupası'nın Unutulmaz Kalecileri


2014 Dünya Kupası, hiç şüphesiz ki gerçek futbola aç olan bizleri futbola doyurmak bir yana dursun, tadı damağımızda kalacak bir organizasyon olarak akıllarda yer edecek gibi görünüyor. Hakikaten çok keyifli maçlar izledik. Sıkıldığımız karşılaşmalar da oldu fakat bunların sayısı turnuvanın geneliyle kıyasladığımızda gayet makul seviyedeydi. 

Tabii ki her büyük turnuvada olduğu gibi bunda da yeni taktiksel trendler ve gösterdikleri performanslarla büyük kulüplerin dikkatini çeken yıldızlar vardı. Bu turnuvanın oyuncu performanslarının üzerinde bir başka yazıda mutlaka dururuz fakat şu an dikkat çekmek istediğim nokta kaleci performansları üzerine. Dünya Kupası'nın bitimine birkaç maç kala çok önemli kaleci performansları izlediğimizi rahatlıkla söyleyebiliriz. 2010 Dünya Kupası'nın hediyesi Fernando Muslera'dan sonra bu turnuva dünya
futbolunun vitrinine yepyeni kaleciler kazandırdığı gibi, kariyerinin son demlerini yaşayan bazı kalecileri de kendilerini tekrar hatırlatma fırsatı verdi. Kısaca geçelim:


Vincent Enyeama (Nijerya)

2010 Dünya Kupası'nda dikkat çektiğinde İsrail liginde oynuyordu. Birkaç Türk takımına da önerilmesine rağmen yolu bu taraflara düşmemişti. Daha sonra kariyeri için önemli bir adım atarak Fransa'nın Lille takımına transfer oldu ve bu turnuvada da özellikle Bosna Hersek maçındaki iyi performansıyla alkış aldı. Nijerya'nın önemli oyuncularından birisiydi.


Claudio Bravo (Şili)

Hollanda ve İspanya'nın favori olarak gösterildiği gruptan çıkma başarısı gösteren Şili, eminim ki 2. turda Brezilya ile karşılaşmasa çeyrek finalde de izleyebileceğimiz takımlar arasındaydı. Bundaki büyük paylardan biri de hiç kuşkusuz 31 yaşıdnaki Bravo'ya aitti. Claudio Bravo, turnuva maçlarının bitimiyle beraber İspanyol devi Barcelona'yla sözleşme imzaladı.


Rais M'Bolhi (Cezayir)

M'Bolhi, 2010 Dünya Kupası'nda da dikkatleri çeken bir kaleciydi. O gün bugündür enteresan bir şekilde Bulgaristan liginde mücadele etmeye devam ediyor. Aslında çok daha önemli liglerde forma giyebilecek kapasiteye sahip. Türk takımlarının da ilgilendiği kaleciler arasında yer aldığı haberlerini sağda solda okuyoruz.



Tim Howard (ABD)

Yıllardır Premier Lig'de forma giyen tecrübeli kaleci, ülkesi ABD'nin kalesini özellikle Almanya ve Belçika'ya karşı savunuş şekliyle büyük sükse yaptı. Howard, 35 yaşında kendisini yeniden gündeme oturtan bu kupa performansıyla, Brad Friedel'ın çıktığı toprakların diğer ürünlerinin de yıllar geçtikçe, yaş aldıkça değerlendiğinin bir başka ispatı oldu.


Guillermo Ochoa (Meksika)

Yılların FM efsanesi olan Ochoa, kupanın efsaneleri arasına girmeyi başardı. Kısa boylu kalecilere güven duyulmayan futbol alemine yanıtını sahada verdi. Takımı Ajaccio Fransa'da küme düşmüş olsa da kendisinin Ligue1'de devam edeceğini tahmin etmek hiç de güç değil. 


Keylor Navas (Kosta Rika)

Turnuvanın bana göre en iyi çıkış yapan kalecisi Keylor Navas oldu. Gruptan çıkmasına dahi şans tanınmayan Kosta Rika'nın çeyrek final oynamasındaki en büyük etkenlerden biriydi. Penaltılarda şansları yaver gitse Hollanda'yı da eleyerek yarı final görebilirlerdi. Kendisi de muhtemelen bu kupadan sonra şimdi formasını giydiği Levante'den ayrılıp daha iddialı bir kulübün kalesine geçecektir.

Bir de bu kalecilerin dışında her daim yüksek performans beklediğimiz ve bizi yanıtlmayan Manuel Neuer gibi isimler var ancak özel olarak değinmek istediğim kaleci Tim Krul... Hollanda kalesinde normal şartlar altında Jasper Cillessen'i izliyoruz ve açık olmak gerekirse kendisi bana pek güven veren bir kaleci değil. Louis Van Gaal, uzun süre hafızalardan silinmeyecek bir kararla Kosta Rika maçının uzatma anlarının sonlarına doğru Tim Krul'u oyuna sokarak penaltılar için bir tercih yaptı ve Tim Krul da iki penaltı kurtarışıyla ülkesine turu getirerek hocasının bu riskli tercihinin ne kadar isabetli olduğunu gösterdi. Bu nokta da onu da 2014 Dünya Kupası'nın unutulmaz kalecileri arasında anmakta sakınca yoktur herhalde...
Devamını Oku

Olcan Adın Galatasaray'da

 
Herkes Galatasaray'dan açıklama beklerken Trabzonspor'un KAP bildirimiyle Olcan Adın'ın transferi de resmiyete kavuşmuş oldu. 4 milyon € fesih bedeli ve Salih Dursun'un 1.750 milyon € satın alma opsiyonuyla bedelsiz olarak iki yıllık kiralanması karşılığında Olcan da Galatasaraylı olmuş oldu. Bu dört milyonluk bedelin 24 ayda ödeneceğini duydum ama doğrusunu kısa zamanda öğreniriz muhtemelen.

Bu transferde bana göre üç hatta Salih'i de katarsak dört taraf da kazançlı çıkacak. Olcan Adın'dan birçok Trabzonsporlu memnun olmasa da bence kulübüne faydası olan bir oyuncuydu. Kabul etmek gerekirse son dönemde işin gazı kaçmıştı. Artık bir değişime ihtiyacı vardı. Devam etse hem kendisi yıpranırdı hem de Trabzonspor'a zarar verebilirdi. Galatasaray'ın da hücumun sol
ve sağ ön tarafında (ve hatta sol bekte) yerli oyuncuya ihtiyacı olmasından dolayı Olcan bu noktada kıymetli bir hedef halini almıştı. Ayrıca oynayamayan Salih'in de Trabzon'da kendi adına yeni bir sayfa açabileceğini düşünürsek, tüm tarafların kazançlı çıkma olasılığının gayet yüksek ihtimal olduğu bir transfere şahit olduk diyebiliriz. Kağıt üzerinde her şey güzel. Tabii ki işin sahaya yansımasını görmek lazım.

Olcan'la Galatasaray arasındaki durumdan da kısaca bahsedelim. Tabii ki profesyonel bir ortamdan bahsediyoruz. Her futbolcu ekmeğini nereden kazanıyorsa oranın neferi. Fakat Olcan'ın küçüklüğünde bir Galatasaray taraftarı olduğu ayrıntısı bana göre önemli. Karakter olarak oldukça düzgündür. Dengeli bir hayatı vardır. İşine önem verir. Trabzon'a transfer olmadan önce de Florya'nın kapısından dönmüş bir oyuncu. O dönemde transfer neden gerçekleşmedi bilmiyorum fakat artık yeni bir sayfa açılmış durumda. Teknik kapasite olarak gayet iyi durumdadır Olcan. Tecrübesi de önemli bir avantaj. Tek sıkıntısı karar verme yeteneğinde. Sonuna kadar çok güzel getirdiği birçok pozisyonda yanlış tercihler neticesinde topu kötü kullanabiliyor. Yine de yerli oyuncu iskeleti için oldukça önemli bir yapı taşı olacaktır. Umarım ki yeni formasıyla güzel günler görür...
Devamını Oku